PARIS

PARIS

Parisian Blue. 4 days in Paris.

İnsanoğlu kuş misali derken, oldukça ciddiydim. Floransa, Pisa ve Lucca gezisinden döndükten hemen bir gün sonra bu sefer rotayı Paris‘e çevirdim. Lise arkadaşım Gani de sağolsun beni orada misafir etti. Uçağa biner binmez anadil bir anda değişince baya gerginleşsem de herşey shuttle’la şehir merkezine yaklaşırken Eiffel kulesini görene kadar sürdü. İlk gün Porte Maillot‘ta arkadaşımla buluşup direkt eve gidip istirahatle geçirdim. Ertesi gün erkenden kalkıp, arkadaşımın favori caddesi ve bulvarı St. Germain‘e gidip bir güzel kahvaltı yaptık. Uzun süre sonra Starbucks görmenin heyecanıyla (evet, Roma’da starbucks yok.) sadece chai tea latte’ye odaklandım bir süre. Orada biraz dolanıp, lüksün de lüksünün olduğunu gördükten sonra arkadaşımla ayrılıp Rue de Babylon‘dan aşağı doğru yürüyerek Eiffel kulesine ulaştım. İnsan Roma’dan gelince her yere yürüyebiliyor. Eiffel’in önündeki o parka ulaşınca orada bir süre kalıyorum. Açıkçası o an beklediğim an değilmiş gibi. Bir anda depresifleşip, bir bankta oturuyorum ve Eiffel’e dönüp bakmıyorum bile. Sonra diyorum ki, “tamam, belki hayal ettiğim gibi değil ama, işte Eiffel karşında”. Sonra makinemi çıkarıp Eiffel’e doğru yürüyorum. Bir sürü fotoğrafla oradan ayrılıyorum. Derken Pont d’Iena köprüsünden karşıya geçiyorum ve Avenue de New York‘a ulaşıyorum. Herşey çok afilli. Sanki yol kenarındaki ağaçların yaprakları bile “bu sarı tonunda olup, bu şekilde dökülürsek tıpkı filmlerdeki gibi olur” deyip ona göre dökülmüşler. Herşey büyüleyici. Buraları yalnız gezmek biraz sıkıcı olsa da, bir an olsa bile duraksamıyorum. Sonra Musee de d’Art Moderne‘ye dalıyorum. Picasso‘dan, günümüze bir çok modern sanatla beslendikten sonra oradan ayrılıp şu meşhur Avenue de Champs Elysees‘e doğru yola koyuluyorum. Oraya ulaşmadan önce beni daha da büyüleyen ve baya baya lüksün dibine vuran Avenue Montaigne‘den geçiyorum. Champs Elysees kadar turistik değil ve orada lüks, gerçekten sınırlarını zorluyor. Sonunda caddeye geldiğimde telefonum çalışmıyor ve bir de şarjım bitiyor. Arkadaşıma ulaşmam lazım ve uzun bir süre çaresiz bir şekilde caddede yürüyorum. En sonunda artık akşam oluyor ve bir bara giriyorum. Ne yazık ki Champs Elysees’te. Nedendir bilmiyorum ama İngilizce yetimi kaybettiğimden İtalyanca siparişimi veriyorum. Bir kırmızı şarap içip rahatlayıp öyle arkadaşımı aramaya koyulmam lazım diye düşünüyorum aklımda. Sonra barda bir İtalyan’la tanışıp (kan çekiyor eheh) biraz muhabbet ediyorum. Sonra bir şekilde arkadaşıma ulaşıyorum ve bana eve nasıl geleceğimi tarif ediyor. İlerleyen saatlerde ilk günümü bu şekilde tamamlıyorum. İkinci gün arkadaşım bana rehberlik ediyor. Bir sürü kilise, meydan geziyoruz. Ama ne yalan söyleyeyim bazılarının isimlerini hatırlamıyorum. Sanırım kapalı mekanlardan çok caddelere ve meydanlara daha çok hafızam yatkın. Oralarda bulunmayı da daha çok seviyorum. Bütün gün oradan oraya gidiyoruz. Hava şansıma çok güzel, bazen montu bile çıkarıyorum. Herşey ve her yer sepya tonlarında. İkinci gün de bu şekilde geçiyor. Herşey çok şaşaalı, aydınlık ve büyüleyici. İnsan bazen Paris’in ağırlığını kaldıramıyor. Daima şık, kendinden emin ve dinamik olman lazım böyle bir şehirde yaşamak için. Neyse, üçüncü gün arkadaşım dersteyken ben Louvre‘u ziyaret ediyorum. Türkiye’de Türk öğrenci kartımın ne kadar işe yaramadığını birkez daha görüyorum. Eğer AB öğrenci kartınız varsa neredeyse müzelerin tamamına bedava giriyorsunuz. Louvre’da da şöyle bir kendimden geçtikten sonra hafif yağmur çiselemeye başlıyor ve neyse ki sadece onunla kalıyor. Hava yine çok güzel. Ardından yine arkadaşımla buluşuyoruz ve bu sefer caddeleri geziyoruz. Parkları da ihmal etmiyoruz. Luxembourg parkına defalarca hayran kalıyorum. Paris’in Pantheon‘una gidiyoruz. Bizimkisi biraz daha heybetli tabii ki. Dinlene dinlene en sonunda eve gelip akşam için hazırlanıyoruz. Sanırım şu an günleri birbirine karıştırıyorum ama gece Le Marais‘teki kulupleri şöyle bir tarıyoruz, Paris gece hayatını değerlendiyorum. Açıkçası Parisliler dans etmiyor. Herkes fazlasıyla “cool” olmak için kendini zorluyor. Ne yalan söyleyeyim, başarıyorlar da. Sonra ertesi gece yine çıkıyoruz. (gün içinde yine çok çok geziyoruz ama isimleri hatırlayamıyorum)  Yine Le Marais yakınlarındayız. İlk girdiğimiz bar oldukça sıkıcı, kimsede hareket yok, müzik de berbat. İkinci bir barla şansımızı deniyoruz. Harika bir mojito içiyoruz, ardından arkadaşımın arkadaşlarıyla buluşup Le Tango adında bir mekana gidiyoruz. Paris’teki son gecem kabaret ve Paris taşra eğlenceleriyle sonlanıyor ve harika oluyor. Ertesi gün, uçak saatim gelmeden önce, Champs Elysees’e gidip bir kahvaltı yapalım diyoruz. İtalyanlığım tutuyor ve bir cappuccino ve bir kruvasan istiyorum. Herşeyi sorgulamaya başladığım an. cappucino 8 euro. Pahalılıktan ziyade, İtalya’dan gelip de cappuccino’ya 8 euro vermek bana koyuyor. Malum burada en en ünlü İtalyan kafelerinde cappuccino’ya verebileceğiniz en en fazla para 4 euro’yu geçmez. Neyse, fazla bunları düşünmeden afiyetle yiyoruz. Ardından caddenin yakınlarındaki bir parka gidip biraz dinlendikten sonra eşyalarımı alıp, arkadaşımla da ayrılıp, havaalanına gitmeden önce bir Moulin Rouge‘u göreyim diyorum. Oraya gidip birkaç fotoğraf çekip, birkaç da hatıra eşya aldıktan (ki dünyanın en kötü hatıra eşya satın alıcısıyım) havaalanına doğru yola koyuluyorum.

Şöyle genel olarak bir değerlendirecek olursam, Paris kesinlikle harika bir şehir. Her yer ışıl ışıl, büyüleyici. Ama şehir aynı zamanda inanılmaz derecede pahalı. İnsanlar bu yüzden inanılmaz derece gergin, çünkü herkes çok ama çok çalışmak zorunda. Roma’nın rahatlığından eser yok. Ayrıca çok turistik(haliyle). Bu yüzden de garsonlar çok fazla agresif, bu da baya eksi bir özellik. Ama denilenin aksine sivil halk, çok cana yakın ve her konuda yardımcı olmaya çalışıyorlar. Bir de İtalyanca gibi her hecenin bastırılarak telaffuz edildiği bir dilden sonra, Fransızca gibi 5 harfin bir hece dahi etmediği bir dile geçmek insanı biraz geriyor. Ulaşım ise Roma’dan sonra inanılmaza yakın. 14 metro hattı var. İnsan bir yerden bir yere gitmeden önce 10 dakika metro haritasının başında zaman geçiriyor: “Şuradan şu direksiyona doğru şuna binsem, şurada aktarma yapıp şu metroya geçsem, şu durakta insem” gibi oldukça kompleks düşünmek gerek. Ama kesinlikle inanılmaz ve Roma’ya göre birazcık pahalı. Sonuç olarak hayatımın bir döneminde, çok ama çok param varsa Paris’te yaşamak isterdim. Onun dışında pek de sıcak bakmadım. Diğer yandan da ihtiraslı bir şekilde sevdim Paris’i. Burun kıvırmak haddime düşmez. Zaten sanırım büyük şehirlerin cilvesi bu; Roma da Paris de İstanbul da aynı. İnsan nefret ettiği kadar bağlanıyor. Sonuç olarak harika bir 4 gün geçirdim. Bol bol fotoğraf çektim, burada birkaçı var ve devamı tabii ki facebook‘ta. Yine başka bir coğrafyadan görüşmek üzere! (Bu böyle devam edecek galiba)

Comments (0)
Join the discussion
Read them all
 

Comment

Hide Comments
Back

This is a unique website which will require a more modern browser to work!

Please upgrade today!

Share