BARCELONA

Screen Shot 2012-12-05 at 8.59.09 PM

Latin ateşi, enfes mutfak kültürü ve tabii ki Barselona.

Açıkçası Roma’da o kadar yoğun bir hayatım olduğu söylenemez ama her nasılsa şu bloga bir türlü zaman ayıramaz oldum. Alt üstü iki fotoğraf koyup iki üç kelime yazmak bu kadar zor olmamalı deyip nihayet başlıyorum.

Bundan 15 gün önce oda arkadaşımla beraber sadece 1 haftalık küçük bir Avrupa turu yaptık. Barselona‘yla başladık. Plan 2 gece hostelde kalıp, son gece ne de olsa ertesi gün uçuşumuz çok erken deyip, biraz da cimrilikten, havaalanında kalmak.

RyanAir’le geçirdiğimiz mükemmel bir uçuştan sonra, Barcelona-El Prat havaalanına vardık. Havaalanı metrosuyla, diğer şehiriçi metrosuna bağlanıp Barselona’nın en ünlü muhitlerinden Catalunya‘ya yürüme mesafesindeki hostelimizi aramaya koyulduk. Numara 42. Yürüyoruz, yürüyoruz, 40 var, 41 var, 43 var, 42 yok. Uzun bir uğraştan ve birkaç kez önünden geçtikten sonra nihayet hostelimizi bulduk. Hostelimizi 80’lik bir çift işletiyor. Booking.com’da yazıldığının aksine ingilizce de bilmiyorlar. Biz İtalyanca konuşuyoruz, onlar İspanyolca. Bir şekilde anlaştık ve odamıza yerleştik. Tabii ki binamız eski. Odamızın bir camı var ve binanın depo olarak kullanılan avlusuna bakıyor. Camı açmamaya karar veriyoruz. Oda arkadaşım da ben de biraz klostrofobik olduğumuz için odada fazla kalmadan biraz dinlenip yemek yemeğe çıkıyoruz.

Tabii Plaça Catalunya‘ya doğru yürüyoruz. Işığın ve insanların olduğu tek yer. Avrupa ülkelerinde genel durum bu. İhtişamlı caddeler, insan odaklı yapılmış meydanlar, parklar var her yerde. Tek eksik insan. Biz de o boşluğu dolduruyoruz. Catalunya’daki mekanlar çok pahalı. Biz de ilk iş olarak paella denemek istediğimizden biraz daha araştırmaya koyuluyoruz. Derken Bottiglia adlı bir mekana oturuyoruz. Baya gösterişli. Bizi aşacağını da biliyoruz, ama “en fazla ne kadar batabiliriz ki” mantığı var kafamızda yine. Deniz ürünlü paella istiyoruz. Benim için tam bir imtihan. Bütün deniz hayvanları orada canlı kanlı duruyor, oldukça zorlu bir süreçten sonra bir şekilde güvecimi bitiriyorum. Açıkçası doyuyorum da. Oradan kalkıp biraz etrafı turladıktan sonra hostelimizin karşısındaki bara gidiyoruz, birkaç birşey içmeye. Sangria‘yla başlıyoruz. Dünyanın en güzel içkisi değil tabii ama güzel. Coğrafyadan fazla uzaklaşmadan tekila shot yapmaya karar veriyoruz. Tekila “shot”tan ziyada “shooot”. Uzun bir bardak geliyor, rakı bardağından hallice. İki seferde shot’ımı yapıp, arkadaşımın içemediği shot’ı da hüpletip, iyice kafa olduktan sonra mekandan ayrılıyoruz. Gece, El Gotik‘te yürümeye, bulursak da bir mekana girmeye karar veriyoruz ama ikimiz de içten içe çok yorgunuz. Sokaklar daracık, film seti gibi ama bomboş. Barcelonetta plajına kadar yürüyoruz ama haftaiçi olmasının verdiği bir durumdan dolayı her yer bomboş. Biz de yorgun olduğumuzdan hostele dönüyoruz ve kafayı yastığa koyar koymaz uyuyoruz.

İkinci gün de turistik gezimize başlıyoruz. İlk durak Sagrada Familia tabii ki. Gaudi dehası. Asansörle kulelere çıkıyoruz. Yürüyerek aşağı ineceğiz tekrar ama arkadaşım vazgeçip asansörü kullanıyor. Ben de gaza gelip tek başıma aşağı inmeye başlıyorum. İniyorum, iniyorum, halen bir son yok. Bir ara sanırım aniden basan sessizlikten ve karanlıktan olacak, küçük bir klostrofobik kriz geçiriyorum ve telefonla biraz uğraşıp moddan çıkıp tekrar yürümeye koyuluyorum ve aşağı yaklaşırken cama yazılmış bir yazı karşılıyor beni: “Gaudi is insane”. Ama zaten dahilikle, delilik arasında da ince bir çizgi var. Oradan sonra baya yorgunuz ve açıkçası turistik gezi de pek ilgimizi çekmiyor. Yakınlardaki birkaç kiliseyi geziyoruz ve yine başka bir meşhur cadde El Rambla‘ya gidiyoruz. Ama her zamanki gibi aklımız tabii ki yiyecek şeylerde. Ama zaten bir ülkeyle ilgili en güzel şey oranın kültürüne ait şeyleri yiyebilme imkanının olması. Meşhur pazar yeri La Boqueria‘ya gidiyoruz. Yüzlerce çeşit meyve, deniz ürünü, tatlılar, çikolatalar. Küçük ölçekte bir cennet. Ve pahalı da değil. Küçük plastik tabaklarda meyve tabakları alıp yiyoruz, ardında da baklava. Tabii ki bizimki gibi değil. Ardından da çikolata. İyice karıştırdıktan sonra hostele dönüp biraz dinlenip tekrar çıkıyoruz. Evet, yine açız. Bu seferki amacımız diğer bir geleneksel yemek tapas bulmak. Bir yerde 15 euro’ya buluyoruz. Parantez içinde en fazla iki kişilik yazdığı için bunu lehimize anlayıp toplamda 15 euro verip iki kişilik porsiyon alacağımızı sanıyoruz. Tabaklar gelip, tabaklar gidiyor, bir yandan litrelerce sangria. Diğer yandan da “e bunlar nasıl kar ediyor” düşüncesi. Derken en fazla iki kişilik’i yanlış anladığımızı anlıyoruz ve mekandan 30 euro hesapla ayrılıyoruz. Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde yine ıssız ara sokaklarda dolanıyoruz. Sadece kendimizin olduğu sokaklarda adım sesleri hissetmeye başlıyoruz yavaş yavaş yaklaşan. Arkadaşım “biraz hızlanalım bence” demeye kalmıyor birisi arkadaşımın çantasını koparacak kadar çekiyor. Çanta kopup yere düşüyor ve ne mutlu ki çantayı alamadan kaçıyor. Hayır yani, son paramızı da tapasa vermişiz zaten, olan pasaportlarımıza oluyordu. Derken o gecenin o şok etkisi yaratan olayından sonra hostele dönüyoruz.

Son günümüzde Gaudi’nin diğer ünlü eseri Park Guell‘e gidiyoruz. Açıkçası, başımıza birşey gelmeyecekse, çok da ilgimizi çekmiyor. Belki fazla yüzeyseliz ama Roma gibi bir şehirde binlerce heybetli yapıyla günün her anı karşılaştıktan sonra burası bizim için sadece bir park olarak kalıyor ve bir yerlerde tekrar yemek yiyoruz. Sonra lüks markaların olduğu Passeig de Gracia‘ya gidiyoruz, biraz da kazayla. Baya şaşaalı bir cadde. Orada biraz takıldıktan sonra gece için plan yapmaya çalışıyoruz. Malum sokakta kalacağız ve sırt çantalarımızı hostelden gece olmadan almamız lazım. Sonra 8-9 civarı çantalarımızı alıp ilk Starbucks’a girip Starbucks kapanana kadar orada öylece oturuyoruz. Oldukça tasarruflu. Mekan kapandıktan sonra yine Passeig de Gracia’ya gidiyoruz. Bir bar bulup birşeyler içeceğiz, sonra havaalanına gittiğini düşündüğümüz son trenle havaalanına gideceğiz. Bara gidip bir kokteyl içip bir yerlere gecikmiyor olmanın verdiği mutlulukla trene gidiyoruz. Öncesinde aklımız tabii yine boğazımızda, biraz sandviç ekmeği ve peynir alıyoruz, gece boyunca havaalanında yemek için. Trene biniyoruz. Tek sorun, tren havaalanına gitmiyor. Bir durak önce bırakıyor. Ama suburb’lerde olduğumuz için duraklar arası baya var tabii. Saat gecenin 1’i ve biz trenden indiğimizde kendimi bir sanayi mahallesinde buluyoruz, istasyondan çıktığımız anda istasyonun kepenkleri iniyor. Bulunduğumuz yerde in cin top oynuyor ve önceki gün yaşadığımız olaydan dolayı inanılmaz paranoyağız. Tabii gecenin 1’inde sanayi mahallesinde olunca pek de haksız sayılmayız. İçgüdülerimizle hareket edip bir yöne doğru yürüyoruz. Hiçbir hareket yok. Derken bir hotel ve bir benzinci görüyoruz. Önce benzinciye gidiyoruz, tabii bizdeki gibi istasyonda çalışan benzinci yok. Neyseki büfede yaşlı bir teyze var. Bizle camın arkasından konuşuyor. Dünyanın en tatlı kadını çıkıyor neyseki. Bize taksi çağırıyor, taksiyle de pazarlık yapıyor ve ucuza havaalanına gidiyoruz. Tam bir oh çekecekken havaalanı kapısına asılmış yazıyı görüyoruz; Havaalanı saat 5’e kadar kapalı. Neyseki bu kabus birkaç metre sonra sona eriyor ve bir kapıdan, bilet kontrolü şartıyla yolcuları içeri aldıklarını görüyoruz. Biraz içeride muhabbetten sonra rahatsız sandalyelerin arasında bir pozisyon seçip uyumaya çalışıyoruz. Arada ufak dalmalar dışında tabii ki uyuyamıyoruz. Yanımda yaşlı bir amca horul horul uyuyor ve sırf onu görmek bile benim için yeterince sinir bozucu oluyor. Neyse bizim için upuzun geçen bir geceden sonra check-in desk açılıyor ve check-in’imizi yapıp uçak kapısına doğru yürüyoruz. Bir yandan “ilk defa uçağa bu kadar erken gelip gecikme telaşı yaşamıyoruz” tarzı şakalar yapıyoruz. Ta ki kapıdaki kontrole kadar. İtalya’dan çıkarken hiç sorun olmamış birşey geliyor başımıza. Sadece tek bir çanta hakkınız var diyorlar. Bizden saatler sonra gelen yolcular dahi biniyor ve biz halen iki çantayı nasıl tek bir çanta yapabiliriz, onun planını için uğraşıyoruz. Uzun bir uğraş ve bırakılan bir ayakkabı, bir çantadan sonra bir şekilde hallediyoruz ve uçağa giriyoruz. Tabii ki hemen derin bir uykuya dalıyoruz. Gözümüzü açtığımızda Brüksel’deydik. 

Barselona fotoğraflarının devamı yine facebook‘umda.

416666_10150510932858740_1105824404_o 416579_10150510936243740_104433230_o 415872_10150510937723740_1377216749_o 414808_10150510936613740_492422045_o 412997_10150510933513740_476332219_o 341078_10150510932633740_949309004_o 337907_10150510942863740_1522038239_o 335789_10150510938323740_742478582_o 332092_10150510937118740_548633617_o 331157_10150510935193740_1816521856_o 329915_10150510933853740_374451053_o 328398_10150510935913740_1399614149_o 326265_10150510954738740_1445324651_o 326119_10150510941233740_267214510_o

1
Tags from the story
, , ,

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

* Copy This Password *

* Type Or Paste Password Here *